Bu çalışma, Zülfü Livaneli’nin Serenad adlı romanında başvurduğu anlatı stratejisini incelemekte ve romanın antagonizmayı ortadan kaldırmak yerine, onu bireyselleştirilmiş bir kötücül figürden bürokrasi, toplumsal kayıtsızlık ve sıradan suç ortaklığı gibi kişisel olmayan ve toplumsal karşıtlık yapılarına bilinçli olarak taşıdığını ileri sürmektedir. Holokost’un vahşetlerinden esinlenen ve faillerin çoğu zaman bireyselleştirilmiş, hatta patolojikleştirilmiş figürler olarak temsil edildiği uluslararası ölçekte tanınmış birçok edebî ve sinematik eserin aksine, Serenad ahlaki açıdan açık ve tekil bir “kötü” karakter yaratmaktan kaçınır. Suzanne Keen’in anlatısal empati kuramı ile Anna Lindhé’nin “paradox of narrative empathy” – anlatısal empati paradoksu ̶ kavramından hareketle bu çalışma, Livaneli’nin söz konusu anlatı tercihinin okurun duygusal yatırımını tekil bir kötücül figüre yönelmiş nefretten uzaklaştırdığını ve bunun yerine empatiyi etik özdüşünüm pratiğine yönlendirdiğini savunmaktadır. Bu strateji aracılığıyla roman, okuma deneyiminin didaktik ve etik boyutlarını güçlendirerek okuru yalnızca mağduriyet ve acı üzerine değil, aynı zamanda tarihsel sorumluluk, toplumsal suç ortaklığı ve şiddeti mümkün kılan sıradan mekanizmalar üzerine de düşünmeye davet etmektedir.
Anlatısal empati paradoksu, merkezsiz antagonizma, toplumsal sorumluluk, Holokost, etik okuma